NUR DERSi - NUR DERSLERi


 
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap
EN SON PAYLAŞILAN KONULAR
Konu Yazan GöndermeTarihi
Ptsi Mart 16, 2009 11:19 am
Ptsi Mart 16, 2009 11:19 am
Paz Mart 15, 2009 2:38 pm
Cuma Mart 13, 2009 1:54 pm
Cuma Mart 13, 2009 1:52 pm
Cuma Mart 13, 2009 1:50 pm
Perş. Mart 12, 2009 7:30 pm
Perş. Mart 12, 2009 11:55 am
Perş. Mart 12, 2009 11:53 am
Perş. Mart 12, 2009 10:53 am
Salı Mart 10, 2009 11:46 am
Paz Mart 08, 2009 10:41 pm
C.tesi Mart 07, 2009 4:18 pm
Perş. Mart 05, 2009 1:29 pm
Perş. Mart 05, 2009 1:21 pm
Perş. Mart 05, 2009 11:12 am
Perş. Mart 05, 2009 12:34 am
Perş. Mart 05, 2009 12:32 am
Perş. Mart 05, 2009 12:32 am
Perş. Mart 05, 2009 12:31 am
Perş. Mart 05, 2009 12:31 am
Perş. Mart 05, 2009 12:28 am
Perş. Mart 05, 2009 12:28 am
Perş. Mart 05, 2009 12:27 am
Perş. Mart 05, 2009 12:27 am

Paylaş | 
 

 KIYAMET ALÂMETLERİ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
NurDersi
MuHakkiK
MuHakkiK
avatar

Mesaj Sayısı : 709
Kayıt tarihi : 30/01/09

MesajKonu: KIYAMET ALÂMETLERİ   C.tesi Ocak 31, 2009 8:06 pm

Âhirzaman fitnesinin dehşetli netice­lerin­den ve fela­ket­lerinden ümmetini yüksek şefka­tiyle ikaz ve irşad etmek is­teyen Hz.Peygamberimiz (A.S.M.) “Kı­yamet Alâmetleri” denilen bazı hâdiseleri bildirmiş­tir. Ancak bu hâdiseler bir derece kapalı ifadelerle bil­dirilmiştir. Böyle olmasının hik­meti, aşağıda izah edilecektir. Bu tarzdaki hadîslerin derin mânâlarını doğru anlayabilmek için, ha­dîs usûlü mahiyetin­deki bir kısım kaideleri tesbit eden Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:


«Âhirzamanda vukua gele­cek hâdisâta dair ha­dislerin bir kısmı, müteşabi­hat-ı Kur’âniye gibi, derin mânâları var. Muhke­mat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde tevil ederler.

وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ (*) sırrıyla, vuku­undan sonra tevilleri anlaşılır ve murat ne ol­duğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِندِ رَبِّنَا (*) deyip o gizli hakikatleri iz­har ederler.» (Şualar sh: 578) (*) Âl-i İmrân Sûresi, 3:7

HADÎS ÖLÇÜLERİ


Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vu­kuatın­dan bahseden hadîs-i şeriflerin kısm-ı ekserisi müteşabih olduk­larından bu tarz hadîs­lerle karşılaşıl­dığında tefsir kaidele­rini nazara almak gerekmektedir. Bu kaidelerden oniki usulü ih­tiva eden bir bahisten sekiz tanesini aynen alıyoruz:


«Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vu­ku­a­tından ve bazı a’mâlin fazilet ve sevapların­dan bahse­den ehâdis-i şerife güzelce anlaşılma­dığın­dan, akılla­rına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onla­rın bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar git­mişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız On İki Aslı beyan ederiz.


BİRİNCİ ASIL:


Yirminci Sözün âhirindeki sual ve ce­vapta izah ettiğimiz meseledir. İcmâli şudur ki:


Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyleyse, ile­ride her­kese gözle görülecek vukuatı öyle bir tarzda bah­sedecek ki, ne bütün bütün meçhul kal­sın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almaya­cak. Zira, eğer tamamen bedâ­het de­recesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit kömür gibi bir istidat, el­mas gibi bir isti­datla beraber kalır. Sırr-ı teklif ve ne­tice-i imti­han zayi olur.


İşte, bunun için, Mehdî ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilâf olmuş. Hem rivâ­yat dahi çok muhteliftir; birbirine zıt hükümler olmuş.


İKİNCİ ASIL:


Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı var­dır. Biri burhan-ı kat’î istese, diğeri bir zann-ı ga­libî ile ik­tifa eder, başkası yalnız bir kabul-u tes­limi ve reddet­memek ister. Öyleyse, esâsât-ı imaniyeden olmayan mesâil-i fer’iye veya vukuat‑ı zamaniyenin herbi­rinde bir iz’ân-ı yakîn ile bir burhan-ı kat’î iste­nilmez. Belki yalnız reddetme­mek ve teslimiyetle ilişmemektir.


ÜÇÜNCÜ ASIL:


Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nesârâ ulemalarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman oldu; bazı hilâf-ı vaki malûmât-ı sâbıkaları, İslâ­miyetin malı ola­rak tevehhüm edildi.


DÖRDÜNCÜ ASIL:


Ehâdis-i şerife râvilerinin bazı ka­villeri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i ha­disten telâkki ediliyordu. Halbuki, insan hata­dan hâli olmadığı için, hilâf-ı vaki bazı istinbatları veya kavil­leri hadis zannedilerek zaafına hükme­dilmiş.


BEŞİNCİ ASIL:

اِنَّ فِى اُمَّتِى مُحَدَّثُونَ (*) yani مُلْهَمُونَ sır­rınca, bazı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan mu­haddisîn-i mu­haddesîn ilhamlarıyla gelen bazı maânî, hadis telâkki edilmiş. Halbuki ilham‑ı ev­liya, bazı ârızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıka­bilir.


(*) (Buhari, Fadâilü's-Sahâbe: 6, Enbiyâ: 54; Müslim, Fadâilü's-Sa­hâbe: 23; Tirmizi, Menâkıb: 17; Müsned, 6:55.)


ALTINCI ASIL:


Beynennas iştihar bulmuş bazı hikâ­yeler bulunuyor ki, durub-u emsal hükmüne geçer, ha­kikî mânâsına bakılmaz. Ne maksat için sevk edilir, ona bakılır. İşte, bu neviden, beynen­nas teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsil ve kinaye nev­’inden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mânâ-yı ha­kikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve te­ârüf ve tesâmu-u umumîye râcidir.


YEDİNCİ ASIL:


Pek çok teşbih ve temsiller bulu­nu­yor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-i maddiye telâkki ediliyor, hataya düşer. Meselâ, “Sevr” ve “Hut” isminde ve âlem-i mi­salde sevr ve hut timsalinde, berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâike­tullah, adeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.


Hem meselâ, bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesse­lâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvar­lanıp, tâ ancak bu dakika Cehennemin di­bine dü­şen bir taşın gürültüsüdür.” (*) İşte bu ha­disi işi­ten, hakikate vasıl olmayan, inkâra sapar. Halbuki, yirmi dakika o hadis­ten sonra kat’iyen sabittir ki, biri geldi, Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dedi ki: “Meşhur münafık yirmi da­kika evvel öldü.” Yet­miş yaşına giren o müna­fık, Cehennemin bir taşı ola­rak, bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre sukuttan ibaret oldu­ğunu, gayet beliğane bir su­rette, Re­sul‑ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyan et­miştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işitti­rip ona alâmet etmiştir.


(*) (Müslim, Cennet, 31; Müsned, 3:341, 346.)


SEKİZİNCİ ASIL:


Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda, çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O sakla­makla, çok hik­met­ler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadri umum Ramazan’da, saat‑i icâbe-i duayı Cuma gü­nünde, makbul velîsini in­sanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyametin vak­tini ömr-ü dünya içinde sakla­mış.


Zira, ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne ka­dar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Hal­buki, âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulun­mak masla­hatı, iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşa­mak mümkün olsun. Şu halde, müphem tarz­daki yirmi sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.


İşte, kıyamet dahi, şu insan-ı ekber olan dünya­nın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün ku­run-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idi­ler ve ku­run-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan na­sıl hayat-ı şahsiye­siyle, hanesinin ve köyünün be­kasıyla alâka­dardır. Öyle de, hayat-ı içtimaiye ve nev’iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır.


Kur’ân (54:1) اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der, “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geç­tikten sonra gelmemesi, yakınlı­ğına halel vermez.


Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın öm­rüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir.


Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Ha­kîm-i Mutlak, kıyameti, Mu­gayyebât-ı Hamseden ola­rak ilminde saklıyor.


İşte, bu ipham sır­rındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyamet­ten korkmuşlar. Hattâ ba­zıları “Şerâiti hemen hemen çıkmış” demişler.


İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, ni­çin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düş­müş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zan­netmişler?”


Elcevap: Çünkü, Sahabîler, feyz-i sohbet-i Nü­büvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşüne­rek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünya­nın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet ala­rak, âhiretlerine ciddî ça­lışmışlar.


Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar et­mesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir ir­şad-ı Nebevî­dir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vah­yin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber Aleyhissa­lâtü Vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i ipham­dan ileri ge­liyor.


Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhir­za­manda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâ­biîn zamanında onları beklemişler, ye­tişmek eme­linde bu­lunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet “Onlar geçmiş” de­mişler. İşte bu da, kı­yamet gibi, hikmet-i İlâhiye ik­tiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâ­sına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulun­mak lâ­zımdır. Hem gaflet içinde fena­lara uy­mamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırak­mamak için, ni­fakın başına geçecek müthiş şahıs­lardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, mas­lahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.


Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehâdisi tefsir edenler, metn‑i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik et­mişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’­da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Meh­diye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ede­rek öyle tefsir etmişler.


Hem de o eşhasın şahs-ı mâ­ne­vîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eş­has-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıya­cak gibi bir şekil vermiş­ler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe mey­da­nıdır. Akla kapı açılır, fakat ihti­yarı elinden alın­maz.


Öy­leyse, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çık­tığı za­man, çokları, hattâ kendisi de bi­dâ­yeten Deccal oldu­ğunu bilmez. Belki nur-u ima­nın dikkatiyle o eş­has-ı âhirzaman tanılabilir.


Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki ha­dis‑i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü ey­yâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer” (*) rivayet ediliyor. İn­safsız in­sanlar bu rivayete muhal demişler—hâşâ—şu rivaye­tin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve’l-ilmü indallah, hakikati şu ol­mak ge­rektir ki:


Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabi­iy­yunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı az­îmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şah­sın şi­mal tarafından çıkmasına işaret ve şu işa­ret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb‑u şima­lîye ya­kın dai­rede bütün sene, bir gece bir gün­düzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür.


“Decca­lın bir günü bir se­nedir” o daire yakınında zu­huruna işarettir.


“İkinci günü bir aydır” demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub et­mez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına teca­vüzüne işarettir; günü Deccala isnat et­mekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bu­lundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etme­yen bir yer vardı; se­yir için oraya gidiyorlardı.


“Deccalın çıktığı vakit umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gez­mesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare hallet­miştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.


Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair bir risalede bir derece tafsilen yazdı­ğım­dan, ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Es­kiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeri­yeyi zîrüze­ber eden taifeler ve Sedd-i Çinî­nin yapıl­masına sebebi­yet verenler, kıyamete ya­kın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i be­şeriyeyi zîrüzeber edecekleri, ri­vayetlerde vardır.


Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”


Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memle­keti fe­sada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr‑i İlâhî ile, o mahdut fertlerden ga­yet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri in­celi­yor, kopmuyor; yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.


Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi hercü­merc ede­cek­ler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette te­zahür eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ » (Sözler sh: 341-345)

(*) (Müslim, Fiten: 110; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Tirmi­zi, Fiten: 59; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 4:181.)


Deccal’ın icraatını beğenmeyenler onu ta­nıya­bi­lirler. Yani: Aşağıdaki rivayetten anla­şı­lır ki, Deccaliyet tarz-ı ha­yatını yaşayıp beğe­nenler, onun dalalet ve sefa­he­tinin çir­kin­liğini güzel görüp derin bir gaflete düşerler. Bir riva­yette mealen şöyle buyurulur:


«Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölün­ceye kadar Rabbini görmeyecektir. Şu muhakkak­tır ki, Deccal’ın iki gözü arasında “kâfir” yazılıdır; onun işi ve icraatını be­ğenmeyen herkes bu ya­zıyı okur.» (Tac Tercemesi cilt:5 hadîs:1040)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://nurdersi.forummum.com
 
KIYAMET ALÂMETLERİ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
NUR DERSi - NUR DERSLERi :: RİSALE-İ NUR ÖZEL BÖLÜM :: AHİRZAMAN VE KIYAMET ALAMETLERİ ÖZEL BÖLÜM-
Buraya geçin:  
lemalarnuru@hotmail.com
Powered by phpBB © phpBB Group
Copyright © 2007 By Admin & Administrator
©PhPBB
Forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Bir blog yaratın